Kayıplarım…

“Kayıplarım oldu benim. Zamansız terkedişler… Kurulan hayaller ve o hayalin peşinde koşulan binlerce gün.”

Sehbamın üzerinde titreyen telefonum tamda hayalimin en derinine denk geldi. Bir heyecan oldu, gereksiz… Nedenini bilemediğim bir heyecan. Her zaman titreyen telefon sanki bu sefer kalbimin içinde çalıyor.

En son bu ürperti seni otogarda beklerken olmuştu. Sabah telefonumun alarmının çalmasını beklemeden hatta 15 dakka öncesinde uyanmıştım. “Bugün güzel olmalıydım.” diyordum kendime. En sevdiğim gelecekti bugün. Yatağımın sıcaklığı gelicekti. Ne kadar da üşümüşüm . Onsuz tam tamına 16 gün. 16 gün boyunca cips, kolam, filmlerimle baş başaydım. Tabi sevdiğimi de arıyordum. Ailesinin yanındayken kaçak görüşmeler o kadar heyecanlıydı ki. Gecenin bir yarısı o kısık sesle konuşmaya çalışırken bende kısık sesle konuşuyordum nedense. Kocaman ev ve sadece ben… Ne kadar da sıkıcı. 16 gün boyunca o da burada olmalıydı deyip durdum kendime hep. O 16 gün bana sonsuz gelmişti. Bir kişinin eksikliğini bu kadar nasıl hissedilebilirdi…

Sanki onunla doğmuşum, tam onun yardımıyla yürümeye başlarken ellerini benim ellerimden çekmiş gibi 16 gün boyunca tökezleyip durdum. Onu özlememin sebebi neydi peki? Tökezlemek istememem mi? Yoksa o sıcak ellerini benim üstümden çekmiş olmasımıydı.

Cevabını bulmuştum. Her ikisi de.

Yataktan bu sefer bir hamleyle kalmayı başarabilmiştim. Neydi bu güç beni bir anda ayağa kaldıran? Bu nasıl bir his. Sevmek denen o his insana güçte veriyor. Anlamıyorum. Herşeyim sevmekmiş. Anlam veremediğim bir gülümseme de vardı üstümde. O geliyor diye sokağa çıkıp bağırasım var. Hatta komşumuzun nefret ettiğim köpeğini bile sevebilirdim. Daha gelmesine 4 saat var. Otogara evim 5 dakka.  3 saat 55 dakika’da hazırlanabilirmiyim diye düşündüm. Saçmaladığımıda hissettim ama önemli değildi.

Otogara geldiğimde, gelmesine yarım saat vardı. Kahvaltımı bile yapmamıştım.  Ben açlık hissetmiyordum. Önüme gelmeyen şeyi bile yeme konusunda ustayımdır ben. O yarım saatte neler geldi aklıma buraya yazamam. Elleri, o güzel gözleri, sıcak teni…

“O benimdi”, “Ben de onun”

İnmişti otobüsten. O kadar kalabalığın arasında keskin bir kartal gözü gibi kitlenmiştim “hayatıma.” Kimse umrumda değildi… Sarıldım doya doya. O heyecan gitmemişti üstümden o gün.

Telefon hala titriyordu… O kadar halsizim ki bir anda çalan telefon bedenimi haraketlendirmeye çalışıyordu sanki. Telefonu açtım. Arayan “Annem”di.  “Nasılsın.” dedi. “İyiyim.” dedim. Her zaman iyiyimdir ben anneme. “Eminmisin” diyerek emin olmaya çalışyordu annem. Cevap vermedim. Kısa bir süre sessiz kaldım.  Düşünceler kafamda tepiniyordu. Ne demeliydim? Aslında annemde biliyordu bu sorunun cevabını. “Evet” dedim.

Tamam diyerek tam kapatacakken annem, “bugün yine gitcekmisin?” diye sordu “Evet” dedim.

Giyindim, gidiyordum o yokuşun bedenimi değil ruhumu yoruyordu benim. Gücüm onu görmek için yeterdi ama gönlüm tükenmişti artık. Zorda olsa çıkabilmiştim.  O taş her zamanki gibi soğuktu. Başında büyük çam ağacı rüzgardan yapraklarını bırakmıştı. Biraz temizledim. O diktiğim gülün solmasına izin vermeyecektim ben. O da istemezdi zaten.

O gül, sevdiğimin  toprağın altından bana uzanan bir eliydi. Ben onun elinin sıcaklığına daha fazla muhtaç olduğumu anladım. Gülü sardım sımsıkı ellerimle…  Dikenlerin ellerimi kanatması canımı yakmadı. Canımı yakan onun yanımda olmamasıydı…

Şimdi tükenmiş bir halde inerken o yokuştan. Tökezlemiyorum…

Son kez arkama baktım… Ve

“Kayıplarım oldu benim. Zamansız terkedişler… Kurulan hayaller ve o hayalin peşinde koşulan binlerce gün.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir